Bir çocuğun kalbiyle sizi babası olarak seçmesi bence bir insanın hayatta yaşayabileceği en büyük mutluluk, ulaşabileceği en yüksek mertebe. Bu nedenle bu yazıyı ilk olarak henüz 9 yaşında bana baba diyerek beni onurlandıran canım kızım Lila Akkaynak'a ithaf ediyorum. Sonrasında ise beni hayatı birlikte yürüyeceği yol arkadaşı olarak seçen canım eşim Begüm Coşkan Ege'ye armağan ediyorum. Seçilmiş ailem, sizi çok seviyorum.
Çeşitli tanımlamaları veya kalıplaşmış algılarıyla en sorunlu kavramlardan olan aile kavramı gerçekte nedir? İlkokul kitaplarında öğretilen anne, baba ve çocuktan oluşan en küçük kurum mudur? Birbirine kan bağıyla bağlı kişilerin oluşturduğu bir yapı mıdır? Tanımları böyle kabul edince ne kadar da duygusuz bir kavrama dönüşüyor aile, değil mi? Anne veya baba öldüğünde veya bir boşanma gerçekleştiğinde aile olunamıyor mu acaba? Veya birbirini soy değil de sevgi bağıyla seçen kişiler bir araya gelince aile olamıyor mu?
Küçük yaşlardan itibaren çocuklara dayatılan aile tanımını kabul edemiyorum. Aile, tanımların ve kalıpların çok üzerinde bir kurum. Temelinde sevgi olan, hoşgörü olan, sadakat olan ve emek olan bir kavram. Soy ile, soyad ile veya kan ile bağlanmadan öte, önce gönül ile bağlanabilmek gerekiyor bir aile kurabilmek için. Örneğin babanın veya annenin vefat ettiği bir aile yapısında da hayat devam edebiliyor. Ölen kişi sevgiyle kalbe gömülüyor ve anne veya baba rütbesini taşımaya devam edebiliyor bir çocuğun kalbinde veya bir eşin yüreğinde.
Aynı şekilde bir boşanma gerçekleştiğinde anne-çocuk veya baba-çocuk bir aile olmaya devam edebiliyor. Üstelik anne veya baba biriyle yeniden birlikte olarak çocuğun dünyasındaki aileyi daha da renkli hale dönüştürebiliyor. Çocuk bu renklilikle büyüyor ve farklı kaslarını geliştirebilme imkanına sahip oluyor.
Öte yandan nice aileler var ki başta belirttiğimiz tanımlara harfi harfine uyuyor ama sevgi yok. Şiddet var, kavga var, mutsuzluk kokuyor buram buram. Anne, baba ve çocuktan oluşuyor, soy bağı var, peki ya huzur? Peki ya mutluluk? Daha da temele inelim: peki ya sevgi? İşte temel fark burada çıkıyor ortaya. Bir tarafta yalnız anne veya babasıyla hayata devam eden çocuklar ve hatta hayatlarına yeni katılanlarla büyüyen aileleri, çeşitlenen renkleriyle büyüyen çocuklar. Öbür yanda ise mutsuz ortamda renklerini kaybetmeye yüz tutmuş, mutsuz çocuklar…
Bu yüzdendir ki aile kavramını kalıplara sıkıştırmayalım.
Sevgiyle, hoşgörüyle, sadakatle bağlı olduğumuz kişileri ailemiz kabul edelim.
Hayatın renklerini, neşesini, keyfini tüm hücrelerimizle içimize çekelim.
Gelelim benim hikayeme. 1991 yılının Mayıs ayının henüz ikinci gününde gözlerimi açmışım dünyaya. Aile tanımına harfiyen uyan 1 baba, 1 anne, 1 abi ve bendenizden oluşan bir hayata doğmuşum. Seçme şansımın olmadığı, bir kadın ve bir erkeğin sahip olmak istemesiyle gelmişim dünyaya.
Örneğin benden beş yaş büyük olan abim beni hiç istememiş. Hatta inanır mısınız ocağa koyup yakmaya çalışmış. Ocağı çalıştıramayıp debelenince anne ve babasına yakalanmış. Ucuz atlatmışım anlayacağınız.
İyi kötü büyümüşüm. Şiddetin, bağırışların, kavgaların ve gerilimin eksik olmadığı ama tanıma tam uyan bir ailede büyümüşüm hem de. Ataerkillikle yoğurulmuş bir baba, daha çocukken babası tarafından terkedilmiş bir anne ve kardeş istemeyen bir abiden oluşan harika(!) bir aile. İlk çocuğa acemilik dönemi olarak bakılmış, o da şiddetten ve kavgalardan nasibini almış. İkinci çocuk olan ben şansa sakin huylu ve çalışlan çıkmış. Gördüklerinin psikolojik şiddet boyutunu saymazsak fiziki şiddete uğramamış. Ama tek bir soyad altında birbirine soydan bağlı ve aynı çatı altında yaşayan ne kadar şanslı(!) bir çocuk değil mi? Aile gibi aile işte dediğinizi duyar gibiyim şu an.
Efendim, bendeniz şişman bir çocukluğun ve biraz anneye çekmenin vermiş olduğu iyi huyluluğun etkisiyle ailede hiçbir zaman sorun çıkarmayan, hata yaptığında kendine ceza veren sakin ve başarılı bir çocuk olarak büyüyedurmuşum. Psikologlar bir çocuk kendine neden ceza verir kısmını incelemek isteyeceklerdir. Despot babadan korku mu, şiddet gören anne ve abi gibi olmamak için midir, bu araştırılmalı bence de.
Başarılarla geçen eğitim hayatının akabinde askerliğimi de yapıp iş hayatına atıldıktan sonra evden bir türlü kopamadım. Neden mi? Güya annemi babamdan korumak için. Çocuk olarak böyle bir endişe dahi taşımamam gerekirken nelerle uğraşmışım işte.
Bir noktaya özellikle değinmek isterim. Evdeki baba figürü o kadar hatalı bir üretim ki, onun yaptıklarını yapmamayı kendime ödev edinirken gerçekten iyi bir insan oldum. Kendisine teşekkür edemeyeceğim, onun gibi olmayı da seçebilirdim, tıpkı abimin yaptığı gibi…
30'lu yaşlarıma çok yaklaşmışken bence dünyanın en güzel kadınına aşık oldum ve artık kendi ailemi kurmak istedim. Su gibi güzel bu hanımefendiyi tanıdığımda ilk evliliğinden olan 9 yaşında dünya tatlısı Lila adında bir kızı vardı. Nefis bir ikiliydi benim gözümde. Neredeyse 8 senedir tek başına harika bir çocuk yetiştirmiş güçlü bir anne, işinde oldukça başarılı çalışkan bir iş kadını. Yüzünde gülücükler açan harika bir kız çocuğu.
Aramızdaki tüm bağlar öylesine güzel ve organik bir şekilde kuruldu ki kısa bir süre içerisinde birlikte yaşama isteğimiz kendiliğinden gün yüzüne çıktı. Birlikte harika vakit geçirmeye ve eşsiz anılar biriktirmeye başladık. Günler, haftalar, aylar böyle geçerken evlenme isteğimi daha fazla içimde tutamadım. Aramızdaki yaş farkı sebebiyle babalarımızdan bir endişe duyacağımıza neredeyse emindik. Ama bu bizim için engel teşkil eden bir durum hiç olmadı.
Önce kendi anne ve babama konuyu açtım. Babamdan aldığım tepki beklentilerin de üzerindeydi: “Ben, çevrem ve sınırlarım bunu kabul etmez, git soyadını değiştir, ne istiyorsan yap!” Emin olduğunu anlayabilmek adına üç kere sorup üçünde de aynı cevabı alınca, tabiri caizse ceketimi alarak sözde ailemin evinden çıktım. Tarih 5 Eylül 2021'di. Begüm'ün evine giderek yaşadığım bu durumu tekrar değerlendirdim ve kararımı verdim.
Hayat her zaman mucizelere ve sürprizlere gebedir. Hiç ummadığınız anlarda iyi veya kötü birçok sürprizle karşılaşmanız mümkün. Bu olayın yaşandığı gece Begüm, kızımızı uyutmak üzere onun odasında yatağa uzandılar. Ben de aynı anlarda kendi yatağımızda uzanıyordum. İçeriden işittiğim konuşmalar hayatımı değiştirecek türdendi.
Anne, ben Efe abiyi çok seviyorum, benimle çok güzel ilgileniyor ve beni seviyor. Ben ona baba demek istiyorum…— Lila
Sanıyorum hayatımda bundan daha özel bir an bilmiyorum. Mutluluktan ağlamaya başlayarak Lila'ya gidip kocaman sarıldım. Kendi babamı kaybettiğim gün ben kendim baba oldum. Üstelik 9 yaşında harika bir kız çocuğunun tamamen kendi hisleri ve kararıyla… Paha biçilemez bir mutluluk, eşsiz bir gurur bu benim için. O gün itibariyle birlikte yaşamaya başladık ve ruhen kurduğumuz aile bağı, fiziken de kurulmaya başladı.
Sırada en radikal aşamalardan biri vardı: soyadı değişikliği. Alanında en iyi avukatı bularak süreci başlattım ve hiç vakit kaybetmeden evlilik teklifi ettim, kızım Lila ile birlikte. Ailemiz için çok keyifli ve özel bir andı. Bir babanın kızıyla birlikte annesine evlilik teklifi etmesi… Bu satırları yazarken bile tüylerimin diken diken olduğunu ifade etmek isterim sizlere. İlmek ilmek işlediğimiz hayatımızın özel anlarından birini daha tamamlamış olduk böylece. Takvimler 12.12.2021'i gösteriyordu henüz. Yürünecek çok yol, biriktirilecek onlarca anı vardı daha.
Günler birbiri ardına keyifle ilerlerken bir gün kızımız Lila bir resim çizdi. Yan yana ve sırtı dönük üç kedi figürü. Üstünde yazan başlık çok çarpıcıydı: SOYADSIZ AİLE. Şaşırdık açıkçası. Sonra kendisiyle konuşunca anladık ki üçümüzün de farklı soyadına sahip olması sebebiyle pamuk kalbi böyle adlandırmış ailemizi. O gün iyice emin olduğumuz bir şey vardı: yazımın girişinde de bahsetmiş olduğum aile kavramında ne kan bağı, ne soy bağı ne de soyadı önemliydi.
Önemli olan aile gibi hissedebilmekti ve biz bunu başarmıştık. Üç farklı soyadından sevgi dolu bir aile kurmuştuk.