Soyadsız
Aile

Lila'nın çizdiği, "Soyadsız Aile" yazılı üç kedi resmi
Lila'nın elinden: Soyadsız Aile

Bir çocuğun kalbiyle sizi babası olarak seçmesi bence bir insanın hayatta yaşayabileceği en büyük mutluluk, ulaşabileceği en yüksek mertebe. Bu nedenle bu kitabı ilk olarak henüz 9 yaşında bana baba diyerek beni onurlandıran canım kızım Lila Akkaynak'a ithaf ediyorum. Sonrasında ise beni hayatı birlikte yürüyeceği yol arkadaşı olarak seçen canım eşim Begüm Coşkan Ege'ye armağan ediyorum. Seçilmiş ailem, sizi çok seviyorum.

Canım eşim, hayat arkadaşım, bebek tanem.

Kendinle ne kadar gurur duysan az. Tek başına böylesine harika bir hayat kurmak, bu kurgunun içerisinde şahane bir kız çocuğu yetiştirmek herkesin başarabileceği bir iş değil. Ama sen her şeyde olduğu gibi burada da harikalar yarattın.

Aile kavramıyla ilgili hep bir kitap yazmamı istiyordun. Bir kitap değil belki ama yeni çağın gerekliliklerine de uygun dijital ve yaşayan bir şey bırakmak istedim. Hem bizden bir anı kalsın, hem de kızımıza bir yol haritası olabilsin istedim. Bunu seninle yeni yaşında paylaşabilmek benim için çok değerli. Her yeni yaşında hep yanında olmayı dört gözle bekliyorum. Seni çok seviyorum.

Aile Hakkında

Çeşitli tanımlamaları veya kalıplaşmış algılarıyla en sorunlu kavramlardan olan aile kavramı gerçekte nedir?

İlkokul kitaplarında öğretilen anne, baba ve çocuktan oluşan en küçük kurum mudur? Birbirine kan bağıyla bağlı kişilerin oluşturduğu bir yapı mıdır? Tanımları böyle kabul edince ne kadar da duygusuz bir kavrama dönüşüyor aile, değil mi? Anne veya baba öldüğünde veya bir boşanma gerçekleştiğinde aile olunamıyor mu acaba? Veya birbirini soy değil de sevgi bağıyla seçen kişiler bir araya gelince aile olamıyor mu? Küçük yaşlardan itibaren çocuklara dayatılan aile tanımını kabul edemiyorum. Aile dediğimiz şeyin aslında sandığımızdan çok daha esnek, çok daha insan yapımı bir kavram. Aile tanımların ve kalıpların çok üzerinde bir kurum. Temelinde sevgi olan, hoşgörü olan, sadakat olan ve emek olan bir kavram. Soy ile, soyad ile veya kan ile bağlanmadan öte, önce gönül ile bağlanabilmek gerekiyor bir aile kurabilmek için. Örneğin babanın veya annenin vefat ettiği bir aile yapısında da hayat devam edebiliyor. Ölen kişi sevgiyle kalbe gömülüyor ve anne veya baba rütbesini taşımaya devam edebiliyor bir çocuğun kalbinde veya bir eşin yüreğinde. Aynı şekilde bir boşanma gerçekleştiğinde anne-çocuk veya baba-çocuk bir aile olmaya devam edebiliyor. Üstelik anne veya baba biriyle yeniden birlikte olarak çocuğun dünyasındaki aileyi daha da renkli hale dönüştürebiliyor. Çocuk bu renklilikle büyüyor ve farklı kaslarını geliştirebilme imkanına sahip oluyor. Öte yandan nice aileler var ki başta belirttiğimiz tanımlara harfi harfine uyuyor ama sevgi yok. Şiddet var, kavga var, mutsuzluk kokuyor buram buram. Anne, baba ve çocuktan oluşuyor, soy bağı var, peki ya huzur? Peki ya mutluluk? Daha da temele inelim: peki ya sevgi? İşte temel fark burada çıkıyor ortaya. Bir tarafta yalnız anne veya babasıyla hayata devam eden çocuklar ve hatta hayatlarına yeni katılanlarla büyüyen aileleri, çeşitlenen renkleriyle büyüyen çocuklar. Öbür yanda ise mutsuz ortamda renklerini kaybetmeye yüz tutmuş, mutsuz çocuklar…

Bu yüzdendir ki aile kavramını kalıplara sıkıştırmayalım.

Sevgiyle, hoşgörüyle, sadakatle bağlı olduğumuz kişileri ailemiz kabul edelim.

Hayatın renklerini, neşesini, keyfini tüm hücrelerimizle içimize çekelim.

Psikoloji literatüründe aile, bireyin kimliğinin, bağlanma biçiminin ve duygusal düzenleme kapasitesinin temelini atan ilk sistem olarak ele alınır. Sigmund Freud, aileyi psikanalizin merkezine koyan ilk isimlerden biriydi; Oidipus karmaşası kuramında çocuğun ebeveynleriyle kurduğu erken dönem duygusal çatışmaların, yetişkinlikteki kimliğin ve arzunun temelini attığını ileri sürdü. Freud'a göre aile, yalnızca bakım verilen bir yer değil, bilinçdışının ve kişiliğin şekillendiği ilk sahneydi.

John Bowlby'nin bağlanma kuramı ise bambaşka bir çerçeve sunar. Bowlby, çocuğun ilk yıllarda birincil bakım verenle kurduğu ilişkinin, ileride kuracağı tüm yakın ilişkilerin şablonunu oluşturduğunu söyler. Güvenli bağlanma, çocuğa dünyayı keşfetmesi için sağlam bir zemin verirken, güvensiz ya da kaygılı bağlanma biçimleri yetişkinlikte de kendini tekrar edebilir.

Psikiyatr Murray Bowen'ın geliştirdiği aile sistemleri kuramı ise aileyi tek tek bireylerin toplamı olarak değil, birbirini etkileyen parçalardan oluşan bir bütün olarak görür. Bowen'a göre aile üyeleri arasındaki duygusal bağlar öyle güçlüdür ki, bir üyedeki değişim — bir çocuğun ergenliğe girmesi, bir ebeveynin iş kaybetmesi, bir kaybın yaşanması — sistemin tamamını etkiler; herkes birbirinin dengesini bir şekilde tutar ya da bozar.

Modern psikoloji, “işlevsel aile” tanımını da biyolojik bağdan bağımsızlaştırma eğiliminde. Buradaki temel ölçüt, ailenin çocuğa ve yetişkin üyelerine güvenlik, tutarlılık, duygusal onaylanma ve aidiyet hissi verip vermediği. Bu ölçüte göre bakıldığında, kan bağı olmayan ama istikrarlı, şefkatli bir bağ kuran insanlar da tam anlamıyla “aile” işlevi görebiliyor; tam tersine, aynı çatı altında yaşayan biyolojik akrabalar da bu işlevi hiç yerine getiremeyebiliyor.

Aile üzerine düşünen tek disiplin psikoloji değil elbette; felsefe ve sosyoloji de yüzyıllardır bu kavramla boğuşuyor, üstelik birbirinden hayli farklı sonuçlara varıyorlar.

İşe en baştan, Aristoteles'ten başlamak gerekirse: Aristoteles Politika ve Nikomakhos'a Etik adlı eserlerinde aileyi “oikos” kavramıyla ele alır. Ona göre oikos — hane, aile — insanların bir araya gelerek kendi kendine yeten, ortak bir hayat kurduğu ilk topluluk biçimidir; koca-karı, ebeveyn-çocuk ilişkilerinden oluşan bu birim, kendi başına bir amaç değil, daha büyük bir bütünün, yani şehir devletinin (polis) temel yapı taşıdır. Aristoteles için aile doğal bir zorunluluktan doğar ve tıpkı hücrelerin bedeni oluşturması gibi, aileler de bir araya gelerek toplumu oluşturur.

Yüzyıllar sonra, on dokuzuncu yüzyılda Friedrich Engels bambaşka bir yerden bakar meseleye. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde aileyi doğal ya da değişmez bir kurum olarak değil, tarihsel ve ekonomik koşulların ürünü olarak tanımlar. Engels'e göre modern tekeşli aile biçimi, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla ve mirasın babadan oğula güvenli biçimde aktarılması ihtiyacıyla yakından bağlantılıdır; yani aile, sevgiden önce mülkiyet ve miras düzeninin bir sonucu olarak şekillenmiştir. Bu radikal bakış, feminist ve Marksist aile eleştirilerinin de temelini oluşturur.

Sosyolojide yirminci yüzyılın ortasında baskın hâle gelen işlevselci ekol ise aileye çok daha “sistem odaklı” bakar. George Murdock aileyi cinsel ilişkinin düzenlenmesi, üreme, çocukların toplumsallaştırılması ve ekonomik üretim gibi evrensel işlevleri yerine getiren bir kurum olarak tanımlarken, Talcott Parsons bunu sanayi toplumuna uyarlar: ona göre çekirdek ailenin iki vazgeçilmez işlevi vardır — çocukların “birincil toplumsallaşması”, yani topluma ait değer ve normları öğrenmesi, ve yetişkinlerin duygusal olarak dengede kalması. Parsons'ın “ılık banyo kuramı” olarak da anılan bu görüşe göre aile, dış dünyanın stresinden sonra yetişkine sığınacağı duygusal bir alan sunar.

Bu iyimser, düzen odaklı bakışa karşı çıkan isimlerden biri de İskoç psikiyatr R. D. Laing'dir. 1968'deki ünlü Massey Konferansları'nda dile getirdiği Ailenin Politikası adlı çalışmasında Laing, toplumun bize dayattığı “aile” imgesiyle bireyin öznel deneyimi arasındaki gerilime dikkat çeker; ailenin, üyelerinin kendi deneyimlerini geçersiz kılan görünmez kurallar ve ortak bir “aile bilinci” (family nexus) ürettiğini öne sürer. Laing'e göre bazı aileler, üyelerini bir arada tutmak için onların gerçekliğini bile şekillendirebilir — bu da aile kavramına hem eleştirel hem rahatsız edici bir boyut ekler.

Aile kavramı üzerine ne kadar okursam okuyayım, vardığım yer hep aynı oluyor: aile, bir tanımdan çok bir deneyim. Kültürden kültüre şekli değişse de, altında yatan ihtiyaç aynı — güvende hissetmek, birine ait olmak, birinin senin için orada olacağını bilmek. Bazılarımız bu ihtiyacı doğduğumuz eve borçluyuz, bazılarımız zamanla kurduğumuz bağlara. İkisi de eşit derecede gerçek, eşit derecede “aile.”

Bize Dair

Gelelim benim hikayeme. 1991 yılının Mayıs ayının henüz ikinci gününde gözlerimi açmışım dünyaya. Aile tanımına harfiyen uyan 1 baba, 1 anne, 1 abi ve bendenizden oluşan bir hayata doğmuşum. Seçme şansımın olmadığı, bir kadın ve bir erkeğin sahip olmak istemesiyle gelmişim dünyaya.

Örneğin benden beş yaş büyük olan abim beni hiç istememiş. Hatta inanır mısınız ocağa koyup yakmaya çalışmış. Ocağı çalıştıramayıp debelenince anne ve babasına yakalanmış. Ucuz atlatmışım anlayacağınız.

İyi kötü büyümüşüm. Şiddetin, bağırışların, kavgaların ve gerilimin eksik olmadığı ama tanıma tam uyan bir ailede büyümüşüm hem de. Ataerkillikle yoğurulmuş bir baba, daha çocukken babası tarafından terkedilmiş bir anne ve kardeş istemeyen bir abiden oluşan harika(!) bir aile. İlk çocuğa acemilik dönemi olarak bakılmış, o da şiddetten ve kavgalardan nasibini almış. İkinci çocuk olan ben şansa sakin huylu ve çalışlan çıkmış. Gördüklerinin psikolojik şiddet boyutunu saymazsak fiziki şiddete uğramamış. Ama tek bir soyad altında birbirine soydan bağlı ve aynı çatı altında yaşayan ne kadar şanslı(!) bir çocuk değil mi? Aile gibi aile işte dediğinizi duyar gibiyim şu an.

Efendim, bendeniz şişman bir çocukluğun ve biraz anneye çekmenin vermiş olduğu iyi huyluluğun etkisiyle ailede hiçbir zaman sorun çıkarmayan, hata yaptığında kendine ceza veren sakin ve başarılı bir çocuk olarak büyüyedurmuşum. Psikologlar bir çocuk kendine neden ceza verir kısmını incelemek isteyeceklerdir. Despot babadan korku mu, şiddet gören anne ve abi gibi olmamak için midir, bu araştırılmalı bence de.

Başarılarla geçen eğitim hayatının akabinde askerliğimi de yapıp iş hayatına atıldıktan sonra evden bir türlü kopamadım. Neden mi? Güya annemi babamdan korumak için. Çocuk olarak böyle bir endişe dahi taşımamam gerekirken nelerle uğraşmışım işte.

Bir noktaya özellikle değinmek isterim. Evdeki baba figürü o kadar hatalı bir üretim ki, onun yaptıklarını yapmamayı kendime ödev edinirken gerçekten iyi bir insan oldum. Kendisine teşekkür edemeyeceğim, onun gibi olmayı da seçebilirdim, tıpkı abimin yaptığı gibi…

30'lu yaşlarıma çok yaklaşmışken bence dünyanın en güzel kadınına aşık oldum ve artık kendi ailemi kurmak istedim. Su gibi güzel bu hanımefendiyi tanıdığımda ilk evliliğinden olan 9 yaşında dünya tatlısı Lila adında bir kızı vardı. Nefis bir ikiliydi benim gözümde. Neredeyse 8 senedir tek başına harika bir çocuk yetiştirmiş güçlü bir anne, işinde oldukça başarılı çalışkan bir iş kadını. Yüzünde gülücükler açan harika bir kız çocuğu.

Aramızdaki tüm bağlar öylesine güzel ve organik bir şekilde kuruldu ki kısa bir süre içerisinde birlikte yaşama isteğimiz kendiliğinden gün yüzüne çıktı. Birlikte harika vakit geçirmeye ve eşsiz anılar biriktirmeye başladık. Günler, haftalar, aylar böyle geçerken evlenme isteğimi daha fazla içimde tutamadım. Aramızdaki yaş farkı sebebiyle babalarımızdan bir endişe duyacağımıza neredeyse emindik. Ama bu bizim için engel teşkil eden bir durum hiç olmadı.

Lila'nın Efe'ye yazdığı, aile çizimi olan bir not
Lila'dan bir not

Önce kendi anne ve babama konuyu açtım. Babamdan aldığım tepki beklentilerin de üzerindeydi: “Ben, çevrem ve sınırlarım bunu kabul etmez, git soyadını değiştir, ne istiyorsan yap!” Emin olduğunu anlayabilmek adına üç kere sorup üçünde de aynı cevabı alınca, tabiri caizse ceketimi alarak sözde ailemin evinden çıktım. Tarih 5 Eylül 2021'di. Begüm'ün evine giderek yaşadığım bu durumu tekrar değerlendirdim ve kararımı verdim.

Hayat her zaman mucizelere ve sürprizlere gebedir. Hiç ummadığınız anlarda iyi veya kötü birçok sürprizle karşılaşmanız mümkün. Bu olayın yaşandığı gece Begüm, kızımızı uyutmak üzere onun odasında yatağa uzandılar. Ben de aynı anlarda kendi yatağımızda uzanıyordum. İçeriden işittiğim konuşmalar hayatımı değiştirecek türdendi.

Anne, ben Efe abiyi çok seviyorum, benimle çok güzel ilgileniyor ve beni seviyor. Ben ona baba demek istiyorum…— Lila

Sanıyorum hayatımda bundan daha özel bir an bilmiyorum. Mutluluktan ağlamaya başlayarak Lila'ya gidip kocaman sarıldım. Kendi babamı kaybettiğim gün ben kendim baba oldum. Üstelik 9 yaşında harika bir kız çocuğunun tamamen kendi hisleri ve kararıyla… Paha biçilemez bir mutluluk, eşsiz bir gurur bu benim için. O gün itibariyle birlikte yaşamaya başladık ve ruhen kurduğumuz aile bağı, fiziken de kurulmaya başladı.

Sırada en radikal aşamalardan biri vardı: soyadı değişikliği. Alanında en iyi avukatı bularak süreci başlattım ve hiç vakit kaybetmeden evlilik teklifi ettim, kızım Lila ile birlikte. Ailemiz için çok keyifli ve özel bir andı. Bir babanın kızıyla birlikte annesine evlilik teklifi etmesi… Bu satırları yazarken bile tüylerimin diken diken olduğunu ifade etmek isterim sizlere. İlmek ilmek işlediğimiz hayatımızın özel anlarından birini daha tamamlamış olduk böylece. Takvimler 12.12.2021'i gösteriyordu henüz. Yürünecek çok yol, biriktirilecek onlarca anı vardı daha.

Evlilik teklifi gecesi, Efe, Begüm ve Lila'nın balonlar altında sarılı hali
12.12.2021 — teklif gecesi

Günler birbiri ardına keyifle ilerlerken bir gün kızımız Lila bir resim çizdi. Yan yana ve sırtı dönük üç kedi figürü. Üstünde yazan başlık çok çarpıcıydı: SOYADSIZ AİLE. Şaşırdık açıkçası. Sonra kendisiyle konuşunca anladık ki üçümüzün de farklı soyadına sahip olması sebebiyle pamuk kalbi böyle adlandırmış ailemizi. O gün iyice emin olduğumuz bir şey vardı: yazımın girişinde de bahsetmiş olduğum aile kavramında ne kan bağı, ne soy bağı ne de soyadı önemliydi.

Önemli olan aile gibi hissedebilmekti ve biz bunu başarmıştık. Üç farklı soyadından sevgi dolu bir aile kurmuştuk.

Zorunluluktan değil de kalpten isteyerek ve seçerek bir aile kurmak çok kıymetli. Her şeyden önce kalbiniz, aklınız ve ruhunuz çok rahat ediyor. Güven konusunda tüm sorunlar ortadan kalkıyor. Zorunluluk ise sözlükte bir kelime olmaktan öteye geçemiyor hayatınızda. Birlikte, hayal ederek, inanarak ve çabalayarak bir bir başarıyorsunuz her şeyi.

Bizim örneğimize bakacak olursak önce soyadsız bir aile kurmayı başardık. Bol tutam sevgi, göz kararı hoşgörü ve bolca mutluluk ekleyerek çırptık ve başardık. Üstüne yerimizde duramadık, ülke değiştirdik hep birlikte. Tüm bunları neredeyse bir sene içerisinde başardık ve bence kendimiz de dahil birçok kişiyi fazlasıyla şaşırttık. 25 Haziran 2022 tarihinde en yakın çevremizle deniz kenarında, Göcek'te, fiilen de ailemizi kurmuş olduk. Ve bu tarihten tam 83 gün sonra Yunanistan'ın başkenti Atina'da yeni hayatımıza başladık. Benim için yazması, sizin için okuması kolay olsa da bu gerçekten çılgın bir maceraydı.

Göcek'te deniz kenarında düğün töreni, Efe ve Begüm öpüşürken Lila'nın onlara sarılması
25 Haziran 2022 — Göcek

3 insan 2 köpekten oluşan ailemiz hayatlarına artık Atina'da devam ediyorlardı. Geçici olduğunu bilsem de yeni bir işe başlayan ben, Ankara'da ekibiyle devam edecek olan Begüm ve yeni bir ülkede yeni bir okulda yepyeni arkadaşlarla hayatına devam edecek olan Lila… Her şey hepimiz için fazlasıyla yeni ve bilinmezdi.

Atina'da yeni hayatımız
Atina'da yeni bir başlangıç

İşte ailemizin gücü tam da burada kendini gösterdi. Zorlandığımız anlar tabiki oldu ama şimdi geriye dönüp baktığımızda iyi ki yapmışız diyoruz. Hayat kalitemiz, birbirimize bağlılığımız ve neşemiz çokça arttı. Liloşumuz farklı ülkelerden arkadaşlar edinerek farklı kültürleri deneyimleme fırsatı buldu. İngilizce işini tamamen çözmekle kalmayıp üstüne Yunanca ve Fransızca da öğrenmeye başlayarak kısa sürede çok büyük yollar katetti. Ki zaten bizim bir an bile şüphemiz yoktu. Bununla da yetinmedi ve Türkiye'de başladığı voleybol kariyerini de üstüne koyarak ilerletti ve Panathinaikos kulübüne kadar yükseldi. İsteyip de başaramadığı hiçbir şey olmadı ve hiçbir zaman da olmayacağına eminim canım kızım.

Günler haftalara, haftalar aylara ve yıllara dönerken düzenimizi iyice oturttuk ve hayattan maksimum hazzı almaya odaklandık. Buradan geriye dönüp baktığımızda tüm kırgınlıklar ve kızgınlıklar bir bir geride kaldı. Bir erkek kendisinden 7 yaş büyük bir kadınla evlendi ve o zaman 9 yaşında olan kızı onu babası olarak seçti. Hiçbir geleneklere ve örümcek zihniyetlere boyun eğmeden çıktıkları bu yolda tüm tabuları yıkarak bir AİLE oldular. Başaramayacaklarını, uzun sürdüremeyeceklerini düşünenler çok oldu. Peki ya sonuç? Onlar kendi dünyalarını kurdular ve başardılar. Çünkü onlar biliyordu hayatın dayatmalardan, geçmişten gelen köhne düşüncelerden ibaret olmadığını. Çünkü onlar biliyorlardı sevgiyle aşılamayacak hiçbir şeyin olmadığını. Üç farklı soyadından soyadsız bir aile olabilmeyi öğrettiler bize.

Onlarla birlikte yürüyen herkes iyi ki varlar. Başta Begüm'ün kıymetli annesi ve babası ve tüm dostlarımız. Bizim için aile kalıplara sığdırılamayacak kadar değerli bir kavram. Biz hep birlikte kocaman bir aileyiz. Almanya'da yaşayan Can Luka'nın, Hollanda'da yaşayan Can Ares'in, Ankara'da yaşayan Dora, Sarp ve Tunca'nın, İrlanda'da yaşayan Ömer'in dayısı/amcası, teyzesi/halasıyız mesela. Can dostlarımızın abisi/ablası, kardeşiyiz tam olarak. Ne mesafeler, ne de köhneleşmiş tabirler aile olmaya engel değil.

Sevginin, hoşgörünün, saygının, iyi günde de kötü günde de yan yana ve can cana olabilmenin eşsiz bir uyumudur aile olmak.

Ne nüfus müdürlüklerinde kaydı olmak zorundadır, ne de birilerinin anlayışına uymak zorunda… Önce kendinize ve kalbinize uymalı. Önce size doğru gelmeli. Begüm hep der: “insan önce kendisine iyi gelmeli, kendisini iyi etmeli.” Nasıl ki uçaklarda acil durumda önce çocuğunuza değil, maskeyi önce kendinize takın diyorlar. İşte hayat da böyle, aile olmak da.

Bazen kendimize bile iyi gelemediğimizde bir bakarsınız ailenizden biri koşarak size geliyordur maskesini takmış halde. Çünkü aile olmak tam da bunu gerektirir. Biri kötüyken biri iyiyse bu paylaşılır ve herkes iyi olur. Alınan kararlar veya ortaya atılan düşünceler nedeniyle sırt çevrilmez kimseye. Aksine, anlamaya çalışılır, destek verilir. Her insan hata yapar, işte bu hataların sonucunda da yanında, arkasında olup elinden tutan, size sarılandır aile.

Aile yalnız olmamaktır.

Aile paylaşmaktır.

Aile birlikte yaşamayı becerebilmektir.

Aile saygı duymaktır farklılıklara.

Aile sevgi duymaktır birbirine.

Aile zorunluluk değildir, diretme değildir.

Aile insana dairdir ve insan sevebilen ve hissedebilendir.

Koca ailemiz bir aradayken çekilmiş bir fotoğraf
Koca ailemiz
Babalık Hakkında

Bu noktada kendi hikayemin biraz dışına çıkıp üzerinde uzun süredir düşündüğüm bir konuya değinmek istiyorum: boşanma sonrası babaların çocuklarıyla giderek azalan ilişkisi. Bunu önemsiyorum, çünkü hem tanıdığım birçok aileyi hem de dünya genelinde yürütülen araştırmaları meşgul eden, sessizce büyüyen bir mesele bu.

Türkiye'de tablo pek iç açıcı değil. TÜİK'in 2023 boşanma istatistiklerine göre, o yıl kesinleşen boşanmalarda 171 binden fazla çocuğun velayeti belirlendi ve bunların yaklaşık yüzde 75'i anneye, yalnızca yüzde 25'i babaya verildi. Velayetin anneye verilmesi tek başına babanın çocuğuyla ilişkisinin zayıflayacağı anlamına gelmez elbette, ama pratikte çoğu zaman öyle oluyor: hafta sonu görüşmeleri zamanla seyrekleşiyor, mesafe, yeni hayatlar, yeni evlilikler araya giriyor.

Bu durum yalnızca bize özgü değil. İngiltere'de, Ekonomik ve Sosyal Araştırma Konseyi'nin desteklediği ve 5 binden fazla aileyi yirmi yıl boyunca izleyen British Household Panel Survey verilerine dayanan bir araştırmaya göre, yeni bir aile kuran babaların beşte biri, önceki ilişkilerinden olan çocuklarıyla hiç görüşmüyor. Yaklaşık 129 bin baba çocuklarıyla sıfır temas halinde; yeni bir aile kurmuş babaların, tek başına yaşayan babalara kıyasla çocuklarıyla tüm bağını kaybetme ihtimali iki kat daha yüksek.

Psikanalist James Herzog bu boşluğu tanımlamak için “father hunger” (baba açlığı) kavramını kullanır: babasının fiziksel ya da duygusal olarak yokluğunu derinden hisseden çocuğun, yıllar sonra bile taşımaya devam ettiği bir özlem ve eksiklik hissi. Bu açlık her zaman öfke ya da isyan olarak dışa vurmaz; bazen sessiz bir güvensizlik, kendine dair “yeterince değerli değilim” hissi, ya da ileride kuracağı ilişkilerde terk edilme korkusu olarak karşımıza çıkar.

Ama araştırmalar ilginç bir ayrıntıya işaret ediyor: sadece görüşme sıklığı, tek başına belirleyici değil. Pennsylvania State Üniversitesi'nden Paul Amato ve Valarie King ile South Florida Üniversitesi'nden Vicky Phares'in çalışmaları, babanın çocuğun hayatına duygusal olarak ne kadar dahil olduğunun, kaç saat görüştüğünden daha belirleyici olduğunu gösteriyor. Young ve arkadaşlarının 1995 tarihli araştırması, babanın çocuğa verdiği güven, teşvik ve onunla sorunlarını konuşabilme desteğinin çocuğun yaşam doyumuyla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka deyişle, aranan sadece “baba orada mı” sorusunun cevabı değil, “baba gerçekten oradaki mi” sorusunun cevabı.

Öte yandan, ebeveynler arasında zaman paylaşımı dengeli olduğunda tablo çok daha umut verici. Wake Forest Üniversitesi'nden Linda Nielsen'in altmışa yakın araştırmayı derlediği kapsamlı bir incelemeye göre, zamanının yüzde 35 ila 50'sini babasıyla geçiren çocuklar; duygusal, akademik ve davranışsal açıdan daha iyi sonuçlar gösteriyor — üstelik bu fark, ebeveynler arasındaki çatışma düzeyinden bağımsız olarak ortaya çıkıyor. İsveç bu konuda dünyaya örnek gösterilen bir ülke: burada ortak fiziksel velayet neredeyse anneyle tek başına yaşama kadar yaygın, ve bu büyük ölçüde babaların çocuk bakımına erken yaştan itibaren dahil edilmesini teşvik eden aile politikalarının bir sonucu.

Bu ilişkinin zayıflamasının bedeli, çocukluktan çok sonrasına da uzanıyor. ABD Sayım Bürosu'nun (Census Bureau) yakın tarihli bir çalışmasına göre, ebeveyni boşanan çocukların yirmili yaşlarının ortasında kazandığı gelir, boşanma yaşamamış akranlarına kıyasla yüzde 9 ila 13 daha düşük; erken ölüm riski boşanmanın gerçekleştiği dönemde yüzde 35 ila 55 artıyor ve bu etki en az on yıl sürüyor; hapis cezası alma oranı ise üç kata kadar yükseliyor. Aynı araştırma, boşanmanın çocuğun 0-5 yaş arasında gerçekleşmesinin, daha ileri yaşlarda gerçekleşmesine kıyasla çok daha ağır sonuçlar doğurduğunu da gösteriyor.

Tüm bu rakamların ve kuramların ortasında asıl söylemek istediğim basit: bir çocuğun hayatında baba olmak, biyolojik bir unvan değil, günden güne yenilenmesi gereken bir sorumluluk. Boşanma bir evliliği bitirebilir ama ebeveynliği bitirmemeli. Ne yazık ki istatistikler bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor. Belki de bu yüzden, kanla değil seçimle kurulan bağların — benim ve Lila'nın hikayesinde olduğu gibi — bu kadar kıymetli olduğunu düşünüyorum: bazen en güçlü baba-çocuk bağı, mecburiyetten değil, her gün yeniden seçilmekten doğuyor.

Bugün hayatta birçok şey yapabilmek için ya 18 yaşından büyük olmak ya da bir ehliyet sahibi olmak gerekiyor. Ama ne yazık ki anne veya baba olmak için hiçbir şart yok. Oysa bunun da bir ehliyeti veya testi olmalı. Üremek isteyen herkes dilediğince üreyememeli. Örneğin, kadın ve erkek birtakım psikolojik testlere tabi tutulmalı; geceleri uyandırılarak, uykusuz şekilde hayatlarına devam etmeye zorlanarak test edilmeli. Çünkü sağlıklı olmayan bireyler sağlıklı çocuklar büyütemezler. Bir çocuk yetiştirmeye elverişli olmayan bireyler özgürce üreyebildiğinde, psikolojisi bozuk çocuklar yetiştirebilirler. Bu durum yalnızca onlar için değil, tüm toplum için bir sorun olur.

Günümüz dünyasında yakından görebildiğimiz önemli konulardan biri bu. Günlük hayatta yolda yürürken, bir restoranda otururken, alışveriş yaparken veya trafikte araç kullanırken pek çok kavga olayına ve hatta insan ölümlerine şahit oluyoruz. Sizce bu normal kabul edilebilir mi? Bence kesinlikle hayır. Psikolojisi bozuk insanlar dünyanın her yerinde insan hayatına kötü anlamda dokunabiliyor. Bunun önüne geçilmesi kolay değil tabii. Psikolojisi bozuk insanlar yüzünden psikolojisi bozulan çoğu medeni insan bir psikoloğa danışıyor, hatta ilaç kullanıyor. Ama asıl tedavi edilmesi gereken ruhlar ve zihinler, cehaletin verdiği özgüvenle her gün aramızda. Bu durumu günümüz toplumları için en büyük tehdit olarak görüyorum.

Çoğu insan kendini güvende hissetmiyor. Çocuğu arkadaşlarıyla dışarı çıktığında yüreği ağzında bekliyor. Dışarı çıkmasına bile gerek yok, sosyal medya üzerinden çocuklarımızın kime denk gelebileceği belli değil. Odasına kapanan, telefonuna odaklanan sessiz ve tehlikeli çocuklar da mevcut. Bunun da temelinde yine ebeveynler var.

Çocuklarımıza emek harcamak zorundayız. Onları dünyaya bizler kendi isteğimizle getirdiysek, onların gelişim süreçlerinde en büyük rol ve sorumluluk biz ebeveynlerin. En başta onların sağlığını korumak zorundayız. Beden sağlığından sonra ruhsal ve akılsal sağlıklarını korumak da en büyük görevimiz. Anne ve baba olmak istifa edilebilir bir görev değildir. Dünyaya getirdiğimiz canlardan, anne ve babalar olarak bizler mutlak sorumluyuz ve bundan kaçmamalıyız.

Nasıl ki bir çocuğu aç bırakmak onu öldürürse, onu duygusal olarak aç bırakmak da ciddi sonuçlar doğurur. Bir çocuğun gülüşü dünyadaki her şeye bedeldir. Çocuklarınızı seviniz, onlarla konuşunuz, kaliteli vakit geçiriniz. Onlarla aranıza anlamsız mesafeler koymayınız. Siz kendi ebeveynlerinizden böyle görmemiş olsanız bile, doğru olanı yapabilirsiniz. Kendi ailelerimiz ve geçmişimiz bugünümüzü etkiliyor, doğru. Ama bunu tersine çevirmek insanın kendi ellerinde.

Bu bölümü güzel bir sözü hatırlatarak bitirmek isterim:

Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Kendinizi terbiye edin. Zira onlar size benzeyeceklerdir!
İsimler ve Kimlikler Hakkında

Bu yazının adı “Soyadsız Aile.” Lila'nın çizdiği o üç kediden, hepimizin farklı soyadı taşımasından doğan bir isim. Ama bir süredir kafamı kurcalayan bir soru var: soyadı dediğimiz şey aslında ne kadar eski, ne kadar evrensel, ne kadar “doğal” bir şey? Cevabı araştırdıkça fark ettim ki, soyadsız olmak sandığımız kadar istisnai bir durum değilmiş.

Soyadların insanlık tarihinde nispeten yeni bir icat olduğunu öğrenince şaşırdım açıkçası. Küçük topluluklarda tek isim yeterliyken, nüfus arttıkça ve toplumlar karmaşıklaştıkça insanları birbirinden ayırt etme ihtiyacı doğmuş. Avrupa'da bu süreç büyük ölçüde idari zorunluluklardan ilerlemiş: 1545-1563 yılları arasındaki Trent Konsili, kiliselere vaftiz, evlilik ve cenaze kayıtlarını tutma zorunluluğu getirmiş; İngiltere'de 1538'de benzer bir kraliyet fermanı çıkmış. 1066'daki Norman istilasının ardından İngiltere'de soyadları önce soylular arasında yaygınlaşmış, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda ise Batı Avrupa'nın geneline yayılıp kalıcı hâle gelmiş. Yani bugün “atalarımızdan miras” sandığımız soyadların çoğu, aslında birkaç yüzyıllık bir kayıt tutma reformunun ürünü.

Bizim coğrafyamızda bu hikâye daha da yakın tarihli. Türkiye'de soyadı kullanımı 21 Haziran 1934'te kabul edilen, 2 Ocak 1935'te yürürlüğe giren Soyadı Kanunu ile başlıyor — yani henüz yüz yaşında bile değil. Kanundan önce insanlar “ağa,” “hacı,” “hoca,” “bey,” “paşa” gibi dinî ve toplumsal unvanlarla anılıyordu; bu unvanlar da kasım 1934'te çıkan başka bir kanunla tamamen yasaklandı. Yani benim de, Begüm'ün de, Lila'nın da taşıdığı soyadları, aslında büyük dedelerimizin bir gecede seçmek zorunda kaldığı, nispeten keyfi idari etiketler. Kan bağının değil, bir devlet reformunun izleri.

Dünyanın geri kalanına bakınca tablo daha da ilginçleşiyor. İzlanda, Avrupa'nın ortasında hâlâ soyadı kullanmıyor: bir çocuğun “soyadı,” babasının (veya annesinin) adına “-son” ya da “-dóttir” eklenmesiyle oluşuyor. Yani Jón'un kızı Jónsdóttir oluyor, babasının soyadını değil, sadece adını taşıyor — ve bu soyadı bir sonraki nesle hiç geçmiyor. İzlanda 1913'te aile soyadı almayı yasal olarak mümkün kılmış, ama 1925'te yeni soyadı edinilmesini tamamen yasaklamış; gerekçe, bunun “gerçekten İzlandaca olmadığı” düşüncesiymiş. Endonezya'da, özellikle Cava kültüründe, milyonlarca insan tek isimle yaşıyor — eski cumhurbaşkanları Sukarno ve Suharto'nun ikisi de tek isimliydi. Etiyopya'da ise soyadı diye bir kavram yok: bir kişinin ikinci adı, babasının kendi adı oluyor (Ahmed'in babası Kassa ise, Ahmed Kassa oluyor), bu yüzden kadınlar evlenince “soyadı” değiştirmiyor, çünkü değiştirecek ortak bir aile adı zaten yok.

Bunları okuyunca insan şunu düşünmeden edemiyor: dünya nüfusunun büyük bir kısmı, bizim “normal” saydığımız o tek, paylaşılan aile soyadı sistemini hiç yaşamamış. Soyadsız ya da “karışık soyadlı” bir aile olmak, aslında insanlık tarihinin ve coğrafyasının geniş bir kesitinde zaten norm.

Peki bir isim, bir insanın kimliği için gerçekten bu kadar önemli mi? Psikoloji araştırmaları evet diyor — ama önemli olan ismin kağıt üzerindeki hâli değil, kişinin onunla kurduğu ilişki. Trans gençler üzerine yapılan ve Journal of Adolescent Health dergisinde yayımlanan bir araştırmada, kendi seçtikleri isimle çağrılan gençlerin depresyon ve kaygı düzeylerinin belirgin biçimde düştüğü bulunmuş. Psikolog Pelham ve arkadaşlarının Psychological Science'ta yayımlanan çalışması ise insanların bilinçsizce kendi isimlerine benzeyen şeylere (şehirler, meslekler, hatta eşler) yöneldiğini gösteriyor — isim, sandığımızdan daha derin bir yerde kimliğimize dokunuyor. Bertrand ve Mullainathan'ın işe alım süreçleri üzerine yaptığı ünlü çalışma ise madalyonun daha karanlık yüzünü gösteriyor: sadece ismi yüzünden daha az geri dönüş alan adaylar olduğunu ortaya koyuyor. Yani bir isim hem içeriden (kendimizi nasıl hissettiğimiz) hem dışarıdan (bizi nasıl gördükleri) kimliğimizi şekillendiriyor.

Ama bütün bu araştırmaların ortak bir noktası var: isimleri güçlü kılan şey, resmi kayıtlardaki hâlleri değil, onlara yüklediğimiz anlam ve onları seçme özgürlüğümüz. Lila bize soyadı diye bir şey sormadı; üç kediyi yan yana çizdi, sırtlarını birbirine döndü, üstüne “Soyadsız Aile” yazdı. Hiçbirimizin soyadı ortak değildi ama o, pamuk kalbiyle bizi zaten bir aile olarak tanımlamıştı. Belki de bütün mesele bu: bir soyadı bizi aile yapmıyor, aile olduğumuzu hissetmemiz bizi aile yapıyor. Kâğıt üzerindeki isim sonradan geliyor.

Birliktelikler Hakkında

Begüm'le tanıştığımızda aramızdaki yaş farkı yüzünden çekineceğimizi düşünmüştük, hatırlarsınız. Ailelerimizden gelecek tepkiden endişe duymuştuk ama bu bizim için hiçbir zaman gerçek bir engel olmadı. Bugün geriye dönüp baktığımda, bizi bir arada tutan şeyin yaş, uygunluk ya da tesadüf değil, her gün yeniden verdiğimiz bir karar olduğunu düşünüyorum. Bu beni “birliktelik” dediğimiz şeyin aslında ne olduğunu, neyin bir ilişkiyi ayakta tuttuğunu, neyin çökerttiğini merak ettirdi. Araştırdıkça gördüm ki, bu konuda oldukça sağlam bir bilimsel birikim var.

İşe psikolog John Gottman'ın çalışmasıyla başlamak istiyorum, çünkü belki de alanın en tanınmış ismi. Gottman, kurduğu “Sevgi Laboratuvarı”nda yıllarca çiftleri izleyip konuşmalarını analiz etti ve bir çiftin ilk üç dakikalık bir tartışmasını izleyerek boşanıp boşanmayacaklarını yüzde 90'a varan bir doğrulukla tahmin edebildiğini öne sürdü. Gottman'a göre ilişkileri çökerten dört davranış var — kendisi bunlara “Kıyametin Dört Atlısı” diyor: eleştiri (partnerin kişiliğine saldırmak), savunmacılık (sorumluluk almak yerine kendini korumaya geçmek), küçümseme (Gottman'ın “ilişkilerin en büyük yok edicisi” dediği, alaycılık ve tepeden bakma) ve duvar örme (tartışmadan tamamen çekilmek). İyi haber şu ki her birinin bir panzehiri var: eleştiri yerine yumuşak bir başlangıç, savunmacılık yerine sorumluluk almak, küçümseme yerine takdir kültürü, duvar örme yerine kendini sakinleştirip geri dönmek.

Psikolog Robert Sternberg'in “Üçgen Aşk Kuramı” ise aşkı üç bileşene ayırıyor: yakınlık (birbirine duygusal olarak açılabilmek), tutku (fiziksel çekim ve heyecan) ve kararlılık/bağlılık (uzun vadede yanında kalma kararı). Bu üçü bir arada olduğunda Sternberg'in “eksiksiz aşk” dediği ideal duruma ulaşılıyor; yıllar içinde tutku doğal olarak azalırken yakınlık ve bağlılığın ayakta kalması ise “arkadaşça aşk” dediği, uzun soluklu evliliklerde sıkça görülen bir hâle dönüşüyor. Yani tutkunun zamanla azalması bir alarm değil, çoğu uzun ilişkinin doğal bir evrimi.

İlginç bir bağlantı da şurada: “Aile Hakkında” bölümünde bahsettiğim Bowlby'nin bağlanma kuramı, sadece çocukluğa ait değil. Psikologlar Cindy Hazan ve Phillip Shaver, 1987'de yayımladıkları ve büyük yankı uyandıran bir çalışmada, Bowlby'nin çocuk-ebeveyn bağlanması için geliştirdiği modeli yetişkin romantik ilişkilere uyarladılar. Bir gazetede yayımladıkları “aşk anketi”ne 620 kişi katıldı ve sonuçlar çarpıcıydı: katılımcıların yüzde 56'sı güvenli, yüzde 25'i kaçıngan, yüzde 19'u kaygılı bağlanma örüntüsü gösteriyordu — yani çocuklukta görülen bağlanma biçimlerinin neredeyse aynı oranlarda yetişkin aşk ilişkilerinde de tekrar ettiğini buldular. Güvenli bağlanan yetişkinler ilişkilerini daha olumlu, güvenilir ve uzun soluklu tanımlarken; kaygılı bağlananlar terk edilme korkusuyla, kaçıngan bağlananlar ise yakınlıktan kaçınarak ilişkilerini şekillendiriyordu.

Bütün bunların ötesinde, belki de gördüğüm en etkileyici araştırma Harvard Üniversitesi'nin Yetişkin Gelişimi Çalışması. 1938'de başlayan ve seksen yılı aşkın süredir devam eden bu çalışma, katılımcıları onlarca yıl boyunca izleyerek uzun, sağlıklı ve mutlu bir hayatın en güçlü göstergesinin ne olduğunu araştırdı. Cevap; servet, şöhret, sosyal sınıf, hatta IQ değil: güçlü ve tatmin edici ilişkiler. Çalışmanın yöneticisi Robert Waldinger'in dediği gibi, “yalnızlık öldürür — tıpkı sigara ya da alkolizm kadar güçlü bir şekilde.” Elli yaşındaki ilişki memnuniyeti, seksen yaşındaki sağlığın kolesterol seviyesinden bile daha güçlü bir habercisi çıkmış. Mutlu evlilikler, zihinsel dayanıklılığı ve hatta acıya tahammülü artırıyor; mutsuz evlilikler ise tam tersi bir etki yapıyor.

Türkiye'de tablo neye benziyor peki? TÜİK'in 2024 verilerine göre ortalama ilk evlenme yaşı erkeklerde 28,3, kadınlarda 25,8. Aynı yıl 568 binden fazla çift evlenirken, boşanan çift sayısı bir önceki yıla göre yüzde 8,1 artarak 187 bine yaklaştı. Belki de en çarpıcı rakam şu: boşanmaların yüzde 33,7'si evliliğin ilk beş yılı içinde gerçekleşiyor. Yani asıl kırılgan dönem, ilişkinin en taze, en “aşık” olunan dönemi — tam da Sternberg'in “tutku”nun en yüksek, ama yakınlık ve bağlılığın henüz olgunlaşmadığı evresi.

Tüm bu araştırmaları bir araya getirince ortaya çıkan tablo bence çok net: bir ilişkiyi ayakta tutan şey ne kusursuz bir uyum, ne “doğru insanı bulmak,” ne de yaş, statü ya da koşulların mükemmel olması. Asıl belirleyici olan, günlük hayatın küçük anlarında birbirinize nasıl davrandığınız — eleştiri yerine nezaket, savunma yerine sorumluluk, küçümseme yerine takdir, kaçış yerine kalma cesareti. Begüm'le benim hikâyemizde de böyle oldu sanırım: aşkın büyülü ilk hâli zamanla yerini daha sakin, daha derin bir bağlılığa bıraktı. Ve belki de “birliktelik” dediğimiz şey tam olarak bu: bir kez verilen bir karar değil, her sabah yeniden verilen bir karar.

Lila'ya Notlar

Babadan Notlar

Canım Liloşum,

Sen küçük kalbinle ama kocaman yüreğinle bebekliğinden beri hayatın birçok zorluğuna göğüs germeyi başaran çok güçlü bir çocuk olarak yetiştin ve şimdilerde harika bir genç kız olarak tüm renklerinle var olmaya devam ediyorsun. Bu siteyi sana yaşayan bir maneviyat olarak bırakmak istiyorum. Hayatın belli dönemlerinde belki bazen yalnız hissedeceksin, bazen mutsuz olacaksın ve bazen ise kendinin farkında olamayacaksın. İşte tüm bu anlarda buraya dönüp bakarsan kendini bulacaksın.

Burası sana hep hatırlatacak ne kadar muhteşem biri olduğunu. Burası sana resmedecek ailenin ne demek olduğunu. Burası inanıyorum ki sana huzur verecek, seni mutlu edecek. Sen adın gibi renkli birisin ve bu renklerinle çiçek açtın hep. Hiçbir zorluk, hiçbir mecburiyet seni yıkamadı, sen her seferinde daha güçlü devam ettin hayatına. Duygusal kasların öylesine gelişti ki bu seni sandığından çok daha güçlü biri yaptı.

Seni sen yapan tüm güzelliklere harika bir anne, sevgi dolu bir dede ve anneanne de eklenince sanki her şey daha da güzel oldu senin için. İnsan bazen gücünü hayatındaki insanlardan alıyor. Bir kişi hariç senin etrafında hep güzel insanlar oldu ve kuşkusuz bu senin pamuk kalbinin şansı ve bir bakıma yansımasıydı dünyaya. Dilerim hayatın boyunca da hep en güzel insanlarla kesişir yolun. Seni çok seviyorum.

Senin çok özel bir çocuk olduğunu düşünüyorum. Seninle ilk tanıştığımız andan itibaren bunu iliklerime kadar hissediyorum. Peki neden mi böyle düşünüyorum?

  • Çok dışa dönük bir çocuksun. Girdiğin hiçbir yeni ortamda zorlanmıyorsun. Arkadaşlık ilişkilerin bozulduğunda hemen başka arkadaşlar edinebiliyorsun. Hiçbir can sıkıcı detaya takılıp kalmıyorsun, hep ileriye gidiyorsun.
  • Hem ruhen hem de fiziken çok güçlüsün. Pamuk kalbin de narin bedenin de acıyor elbet. Ama sen tüm gücünle hep devam ediyorsun. Dizinden çok ciddi bir ameliyat oldun mesela. Uzun bir rehabilitasyon süreci vardı. Ama sen o kadar hızlı iyileştin ki hepimiz şaşırdık. Bunun nedeni güçlü olmandı. İyileşmeyi istemendi. Hayattan bir an bile geri kalmak istememendi.
  • İstediğinde başaramadığın hiçbir şey olmuyor. Bir şeyi yürekten isteyince onu en mükemmel şekilde yapıyorsun. Voleybol, yemek, dans, ders — her alanda birçok yeteneğe sahipsin. Kendinin farkındasın ve emek harcadığında her şeyi başarabiliyorsun.
  • Gördüğüm en merhametli insanlardan birisin. Yolda bir kedi veya köpek gördüğünde hemen su ve mama ile koşuyorsun. Bir evsize veya maddi durumu kötü bir insan görsen üzülüyorsun ve yardım etmek istiyorsun. Kimsenin kötülüğünü istemiyorsun. Dünyaya neşe ve iyilik saçıyorsun. Bu bence içindeki en değerli hazine. İyi insan olunca hayatta her şey güzel oluyor. Kötüler ve kötülükler hep var, hep de var olmaya devam edecek. Ama ben biliyorum ki sen hep kendini ve sevdiklerini koruyacaksın. Biliyorum ki sen hep iyi bir insan olacaksın canım Liloşum.

Ben sayende baba oldum, senin baban oldum. Başlarda bocaladığım anlarım oldu. Hatalarım da oldu. Sen hepsinde beni alttan aldın ve affettin. Sana kalpten teşekkür ederim. Zaman içerisinde ilişkimizi tamamen düzene soktuk ve bence tatlı bir baba-kız olduk. Bazen biraz otorite, bazen biraz gıcık, bazen biraz kanka olduk ama çok da iyi olduk. Ne diyorsun?

Hayatın sana hep güzellikler getirmesini diliyorum. Hep iyi insanlarla, güven ve mutluluk içerisinde yürümeni istiyorum. Sen küçük yaşlarından itibaren çoğu çocuğun ve hatta yetişkinin kaldıramayacağı şeylere göğüs gerdin. Bunu hiçbir zaman unutma. Senin bedenen ve ruhen çok gelişkin kasların oldu. Adın gibi rengarenksin. Bunu hiç kaybetme olur mu? İnsanlar veya durumlar seni üzse dahi sen inadına gül hayata. Korkma ve pes etme. Ben nefesim ve gücüm yettiği müddetçe hep senin desteğin olacağım. Ne yaşarsan yaşa, ne olursa olsun bu değişmeyecek.

Anneden Notlar

Bu bölüm annen için ayrıldı. Begüm kendi notunu yazdığında burası onun sözleriyle dolacak.

Dededen Notlar

Bu bölüm deden için ayrıldı. Kendi notunu yazdığında burası onun sözleriyle dolacak.

Anneanneden Notlar

Bu bölüm anneannen için ayrıldı. Kendi notunu yazdığında burası onun sözleriyle dolacak.